“Gerçek cellat, idam sehpası etrafında toplanmış olan kitlelerdir.” Elias Canetti
Celladına aşık olmak deyimi halklar için kullanılan bir kavram, yoksa ölen kişinin celladına aşık olabilmesi söz konusu olamaz.
Zulme maruz kalmış halkların zalimine hoşgörüyle bakması, işbirliği yapması veya desteklemesi durumunda tedavüle sokulan bir kavram ki insanlık tarihinde sıkça rastlanılan bir olgu.
Daha çok hastalıklı bir durumu anlatır. Bir teslimiyet ve işbirlikçi halidir. Zorbalığa boyun eğmeyi ve despotla iş birliğini ifade eder. Gönüllü bir teslimiyet ve düşmanından merhamet dilemektir.
Başlangıçta korkudan kaynaklanan işbirliğinin zamanla içselleştirilme halidir celladına aşık olmak.
Fransa’da giyotin icat edilmeden önce idam cezaları baltayla yapılırdı. Dolayısıyla kol gücüne ihtiyaç vardı. Baltalı infazcılar kol geziyordu.
Cellatların geçimini devlet değil halk sağlıyordu. Kral idam cezasını kesiyor, ama infazından halkı sorumlu tutuyordu. Toplum infazların gerçekleşmesini istemiyorsa cellat beslemiyordu.
Fransız halkı, yazılı olmayan bu kurala 1775 yılına kadar uydu. Kelle alan cellatları eliyle beslerdi ama dışlardı.
Cellatla kimse konuşmazdı.
Güneşin batmasına yakın çıkardı mahallenin celladı ortaya. Pazaryerine gelir ve kasabın, manavın tezgahın ucuna bıraktığı “cellat payını” sessizce alır uzaklaşırdı.
Fırında ters çevrilmiş ekmek “celladın payı” demekti. Doktor Josephe Ignace Guillotin’in adını taşıyan giyotin aleti devletin resmi infaz aracı kabul edilinceye kadar bu uygulama devam etti.
Cellatlara kimse kız vermezdi.
Cellatların nesli tükenmesin diye Katolik kilisesi, tüm Hıristiyanlara yasakladığı aile içi evlilik ve çocuk yapma hakkını cellatlara tanıdı.
Osmanlı’da resmi cellat kadrosu vardı ancak cenazeleri Müslüman mezarlığına sokulmuyordu. Eyüp’te onlar için hazırlanan bir mezarlığa gömülürlerdi.
19. yüzyıla, hatta bizde 20. Yüzyıla kadar idamlar halka açık alanlarda yapılırdı. Sonra bu iş gizli hatta daha çok sabaha yakın yapılmaya başlandı.
Bu kez de celladın yanında seçilmiş kişiler bulunmaya başlandı. Savcı, avukat, doktor, haham, İmam gibi. Sağlık kontrolünden geçirilip son isteği sorulur.
Fransız ihtilalinde idama mahkum edilen onlarca insan sırasını beklerken insanı “incitmeden” öte dünyaya gönderecek bir bıçak tasarlar Dr. Guillotin.
Geliştirdiği bıçağın kullanılıp kullanılmayacağına Meclis karar verecekti. Bay Guillotin, Meclis’e giderek icat ettiği bıçağı tanıtır.
Kral 16. Luis kağıt üzerindeki tasarımını inceler. İnce bir hilal gibi görünen biçimini beğenmez ve mucide bu bıçak, benim gibi şişman boyunlara uygun düşmez der. Her tür boyun için daha uygun olacak düz bir bıçak önerir. Önerisi kabul görür.
Arada sadece dokuz ay geçer. Kral tasarımda kendi katkısı olan giyotine boyunu uzatmak zorunda kalır. Giyotinin idamlarda kullanılmasına onay veren meclis üyelerin çoğunun kafaları da kısa arlıklarla aynı bıçakla kesilir.
Stockholm Sendromu ise, İsveçli Kriminolog ve Psikiyatrist Nils Bejerot’un 1973 yılında ortaya attığı bir kavram.
“Bir rehinenin kendisini esir alan kişiyle duygusal bağ kurduğu, sempati ve empati duyduğu psikolojik bir durum”u anlatıyor. Politik anlamda kapsamı genişletilerek “celladına aşık olmak “gibi bir anlam yükleniyor.
Hikaye şöyle: 23 Ağustos 1973 sabahı hapisten kaçan kasa hırsızı Jan Erik Olsson, Stockholm’un Norrmalmstrong Meydanı’ndaki Szeriges Kreditbanken’e girdi. Olsson, makineli, tüfeğiyle ateş ederek bunun bir soygun olduğunu duyurdu. Bir polis memurunu yaraladıktan sonra dört banka çalışanını rehin aldı. Olsson, yüklü miktarda İsveç kronu, bir kaçış arabasının yanında hapiste olan arkadaşı Clark Olafsson’u serbest bırakılıp bankaya getirilmesini talep etti.
Polis bunu kabul etti ve parayı, efsane bir gangster olan olafsson’u, deposu dolu bir Mustang’ı getirip teslim etti; ancak rehinelerle birlikte bankadan çıkma isteklerini reddetti. Böylece altı gün sürecek gergin bir bekleyiş başlamış oldu.
Artık süreci Olafsson yönetiyordu. Rehine Kristin Enmark üşüdüğünde omuzlarına bir yün ceket verildi. Ve hatıra olarak silahından bir kurşun verdi. Brigitta Lundbald’ın telefonla ailesini aramasına yardımcı olundu. Elisabeth Oldgren’in kasa dışında dolaşmasına izin verildi.
Bir süre sonra, rehinelerle iki soyguncu arasında bir empati gelişirken özellikle kadınlar onlardan ziyade, polisten korkmaya başladılar.
Öyle ki, Kristin Enmark, dönemin İsveç Başbakanı Olof Palme’yi bizzat arayarak soyguncuların, kendileriyle birlikte çıkışına izin vermesi için yalvardı. Palma’ye “bize harika davrandılar. Ama benim korktuğum şey polisin saldırıp bizi öldürmesi.”
Nihayet 28 Ağustos gecesi, polis göz yaşartıcı gaz sıktı ve soyguncular hızla teslim oldu. Polis önce rehinelerin dışarı çıkmasını istedi, ancak dört rehine de bunu reddetti. Enmark “hayır önce Jan ve Clark gidecek, eğer önce biz çıkarsak öldüreceksiniz” diye bağırdı. Mahzende soyguncularla rehineler kucaklaştılar ve el sıkıştılar. Polis soyguncuları götürürken kadınlar, “onlara zarar vermeyin, bize zarar vermediler ” diye bağırdılar. Soyguncuları cezaevinde rutin ziyaret ettiler ve aleyhlerinde ifade vermeyi reddettiler. Hatta soygunculara yasal savunma için para topladılar.
Burada kadınların insani duyarlılıkla hareket ettikleri varsayılıyor. Polise yardımcı olmaktansa öldürülme riski altındaki insanlara yardımcı oldukları ve daha rasyonel davrandıkları görülüyor.
Bu normal dışı olayı bir tür hastalık olarak değerlendirenler olsa da bunun psikiyatrik bir tanı olmadığı görüşü ağır basmıştır. Hayatta kalma içgüdüsü baskındır.
Aşırı empati yoğunluğuna sahip kişiler veya halklar başkasının acısını öyle yoğun hissederler ki kendi acılarını unuturlar. Kendi haklarını savunmak yerine sürekli başkalarının duygularını önceleyen bir alışkanlık edinirler.
Bunun en somut örneğini Kürt halkında görebiliyoruz. Aşırı empati üzerinden pasifleştirilmiştir. Bu empati duygusunu din ve ideoloji besliyor.
Celladını besleyen veya celladına aşık bir halktan ulus inşa edilir mi?





