Faysal Mahmutoğlu
1 Ekim 2024’te Meclis açılışında MHP lideri Devlet Bahçeli DEM sıralarına yürüyerek başta Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer DEM yöneticileriyle tokalaşmasıyla Türkiye’de barış rüzgarları esmeye başladı.
İktidar adına samimi olarak süreci sahiplenen Devlet Bahçeli “Dünya’da barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamalıyız” demişti. Hiç şüphesiz Bahçeli’ye bu sözleri söyleten Orta Doğu’daki gelişmeler ve İsrail’in bölgeyi yeniden dizayn etmeye başlamasıdır.
Bahçeli, 22 Ekim’deki grup konuşmasında çıtayı yükselterek Öcalan’nın gelip DEM grubunda PKK’yi feshetmesi çağrısında bulunsun diyerek yeni bir süreci fili olarak başlatmış oldu.
Öcalan, 27 Şubat’ta Bahçeli’nin çağrısına cevap niteliğinde “Barış ve Demokratik Toplum çağrısı” yla PKK’ya kendini feshetme çağrısında bulundu.
Örgüt Öcalan’ın çağrısına olumlu cevap vereceğini ilan etti. Bilahare 5-7 Mayıs tarihlerinde kongresini toplayarak silahlı mücadeleye son verdiğini açıkladı.
11 Temmuz 2025’te de Bese Hozat liderliğinde 30 kişilik bir grup Irak Kürdistan Bölgesinin Süleymaniye kentinde sembolik olarak silahlarını yakarak silahlı mücadelenin artık tarih olduğu mesajını verdiler.
Bu olumlu ve kararlı adımlara karşı devlet ise Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu dışında hukuki zemin açısından herhangi bir adım atmadı. Komisyonun görevi de dinlemeler sunucunda hazırlayacağı raporu meclise sunmakla sınırlı.
Komisyonun siyasi meşruiyeti yüksek olması önemli bir avantaj.
Komisyon önemli dinlemeler gerçekleştirdi ancak henüz sürecin baş aktörü Abdullah Öcalan’ı dinlemedi ki çözümün anahtarı onda. Öcalan’ın süreç konusunda yoğun bir çalışma yürüttüğü ve çözme iradesine sahip olduğu İmralı heyetinin aktarımlarından anlaşılıyor. Belirleyici bir konuma sahiptir.
Dünyadaki çözüm ve barış süreçlerine bakıldığında bu sürecin farklı bir yapısı olduğunu görürüz. Genellikle silah bırakma son aşama olarak ele alınırken bu süreçte en başta gerçekleşti ki bu iktidarın atacağı adımlar açısından elini güçlendiriyor.
Türkiye kendi modelini uyguluyor.
Bu tür süreçlerde tarafların öncelikleri, beklentileri hatta amaçları farklı olabilir. İktidar PKK’ya göre daha temkinli ve ağır hareket ediyor. Bu da samimiyetini sorgulamaya neden oluyor.
Henüz kısa, orta ve uzun vade de yapılacaklar konusunda bir rotanın çizilmemesi süreci belirsiz kılıyor.
Silah bırakanların ve bırakacakların (dağdan dönüşleri hızlandıracak) hukuksal ve toplumsal durumlarına ilişkin düzenleme yapılmamış olması, 30 yıl yatmış mahkumların keyfi gerekçelerle tahliye edilmemeleri, hasta tutuklularla ilgili bir düzenlemenin yapılmamış olması sürece olan güveni azaltıyor.
Sürece Ana Muhalefet Partisi CHP destek vermesi önemli bir avantaj. CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar CHP tabanını ve onu destekleyen medyanın sürece mesafeli durmasını sağlıyor.
Yapılan araştırmalar sürece desteğin hayli yüksek olduğu fakat güvenin gayet düşük olduğunu gösteriyor. Bu güven bunalımının ana nedeni sürece katkı sunacak hukuksal bir düzenlemenin yapılmamış olması ve halkın bir kesiminin süreci seçim yatırımı olarak görmesidir.
Güven azaltıcı bir başka faktör Kayyım politikalarının devam etmesi, AİHİM karalarına rağmen Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmamasıdır.
Ve en önemlisi çatışmayı doğuran nedenlerin –ki bunların en başında anayasalı vatandaşlık ve ana dilde eğitim geliyor- ortadan kaldırılmasına yönelik ufukta bir çalışmanın gözükmemesi.
Elbette yüz yıllık bir sorunun ve 40 yıllık bir çatışmayı çözümü sancılı ve meşakkatli olacaktır. Böyle tarihsel bir fırsatı heba etmemek için temkinli ve sabırlı hareket etme gereği vardır.
İktidarın herhangi bir aksaklığa meydan vermemesi için dikkatli ve emin adımlarla yol almak istediği yorumları da yapılıyor.
Süreçte inişler, çıkışlar ve savrulmalar yaşanabilir, önemli olan pedalın çevrilmeye devam etmesidir.
Bu bir yılı bir hazırlık süreci olarak da değerlendirmek mümkün.
Demokratik adımlarla ancak süreç ilerleyebilir. İktidar henüz buna hazır gözükmüyor.
Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te gündeme getirdiği ‘umut hakkı’ na dair sözlerin karşılık bulması sürece çok önemli katkı sunar.
Bu bir yıl içinde iktidarın öncelikli hedefi Suriye’de SDG’nin silah bırakıp Şara yönetimindeki Şam hükümetine entegre olması oldu. Sahadaki gerçeklik bunun olası olmadığını gösteriyor.
Kürtlerin Suriye’de bir statüye sahip olmaması için başta Şara yönetimi olmak üzere herkes baskılanıyor. Şam geçici yönetimin Paris görüşmelerine katılmamasını sağlayan Türkiye olduğu düşünülüyor. 10 Mart’ta imzalanan mutabakatın yaşama geçmemesinin nedeni HTŞ’nin farklılıkları yönetime ortak etmek istememesinden kaynaklanıyor. Dürzilere ve Alevilere yönelik katliamlar bunu ispatlıyor.
Rojava’ya yönelik tehdit dili ve olası bir askeri operasyon süreci olumsuz yönde etkileyeceği gibi Suriye ve bölgeyi çatışmalı bir sürece sürükler. Netice de alınamaz.
Öcalan’ın çağrısına Rojava’yı da dahil etmeye çalışmak süreci sıkıntıya sokar.
Numan Kurtulmuş’un Macaristan seyahati dönüşü “İmralı’nın çağrısına Rojava da dahil” ve “PKK’nın varlığının tamamen sona erdiğini güvenlik birimleri tespit ve tescil ettikten sonra birtakım yasal düzenlemeler yapılabilir” söylemi bir paradigma değişikliğinin işareti olarak da yorumlanabilir. Bu söylemin Erdoğan-Trump görüşmesi sonrası yapılması tesadüf olamaz.
Türkiye’nin sıkça dillendirdiği ‘kırmızı çizgi’ Suriye’nin toprak bütünlüğünden çok Rojava’yla ilgilidir. Zira İsrail, Şam’ın 16 km yakınına kadar işgal etmiş bulunuyor. Canı istediği zaman tehdit gördüğü bölgeyi bombalıyor. Dürziler İsrail’in himayesinde Süveyda da özerklik ilan edeceklerini beyan ettiler. Kimseden bir itiraz gelmiyor.
Adem-i merkeziyetçi veya Federasyon gibi yapıların Türkiye’ye ne gibi bir zararı olabilir?
Türkiye’nin statü sahibi Kürtlerle dostane ilişki kurması Kürtlerinin aidiyet duygusunu geliştirir, artırır.
Türkiye’nin yapması gereken Şara yönetimini müzakere masasına oturması için teşvik etmektir.
Suriye’de yaşayan tüm halkların ve inançların eşit, özgür ve güvenli bir yaşam ancak demokratik bir sistemle sağlanabilir ki Suriye’deki mevcut yönetimin böyle düşüncesi bulunmuyor. Ve böyle bir müktesebatı da yok. Afrin’de yeni eğitim yılında Kürtçe eğitimin yasaklanması bunun İspatıdır.
Halkların kardeşliği ancak hukuk zemininde sağlanabilir. Orta Doğu’da hukuk salt egemen ulus için söz konusu. O da siyasal iktidara yaradığı ölçüde.
BARIŞ SÜRECİ 1 YAŞINDA




