Bugün sofraya oturuyorsun…
Önüne bir tabak geliyor.
Altında uzun uzun yazılar:
“Anadolu’nun kadim lezzeti…”
“Büyükannenin sandığından çıkan tarif…”
Peki soruyorum sana:
Hangi büyükannenin?
Hangi köyün?
Hangi gerçeğin?
Kimse kusura bakmasın…
Bugün gastronomide en çok pişen şey yemek değil, hikâye.
Adam şehirde doğmuş, köy görmemiş…
Ama menüde “dağlardan gelen tat” yazıyor.
Ürün marketten alınmış…
Ama adı “yerel üretici”.
Bu iş artık lezzetten çıktı.
Bu iş, algı işi oldu.
Ve en tehlikelisi şu:
İnsanlar artık yemeği değil, hikâyeyi yiyor.
Gerçek ustalar sessiz.
Gerçek tarifler unutulmuş.
Ama sahte hikâyeler bağırıyor.
Benim derdim şu:
Yalanla süslenmiş tabak, ne kadar güzel olursa olsun, içi boştur.
Çünkü bu işin özü şudur:
Yemek yalan kaldırmaz.
Ya gerçekten yaparsın…
Ya da anlatırsın.
Ama ikisini karıştırırsan,
ne usta olursun
ne de iz bırakırsın.





