Biz bu memlekette tuzu sadece yemeğe atmayız.
Tuz; sofraya, söze, dostluğa, hatıralara karışır.
“Tuz ekmek hakkı” deriz, “tuzluya mal oldu” deriz, “tadı tuzu kalmadı” deriz…
Ama iş sağlığa gelince, tuzu biraz yanlış tanıyoruz.
Son yıllarda sıkça duyuyorum:
“İyotlu tuz zararlıymış”,
“Ben kaya tuzu kullanıyorum”,
“İyot zaten uçar, boşuna koyuyorlar.”
Gelin bunu halkın anlayacağı dille, eğip bükmeden konuşalım.
Evet, doğru: iyot uçar.
Ama uçan şey tuz değil, tuzun içindeki iyottur.
Yani yemeğiniz tuzluysa, bu iyodun kaldığı anlamına gelmez.
Tuzun tadı kalır, faydası uçabilir.
Uzun süre kaynayan yemekte,
harlı ateşte, kapağı açık tencerede
iyot büyük oranda havaya karışır.
Geriye sadece lezzet kalır.
O yüzden halk arasında çok yerinde bir söz vardır:
“Yemek tuzlu ama gözü kalmış.”
Yani karın doyar ama bedenin ihtiyacı tam karşılanmaz.
İyot dediğimiz şey küçücük ama etkisi büyük bir nimettir.
Tiroid dediğimiz denge terazisi onunla çalışır.
Halsizlik, üşüme, unutkanlık, isteksizlik, kilo sorunları…
Bunların bir kısmı yıllarca fark edilmeden iyot eksikliğinden gelir.
Bu yüzden Türkiye’de yıllar önce iyotlu tuz zorunlu hale getirildi.
Çünkü bu topraklarda eksikliği çok yaşandı.
Ama işin püf noktası şudur:
İyot ateşi sevmez.
Uzun pişmeyi sevmez.
Kaynamayı hiç sevmez.
En doğrusu şudur:
Yemek pişerken tuzu az koyacaksın.
Ocağın altını kapattıktan sonra
ya da sofrada
bir tutam iyotlu tuz ekleyeceksin.
Ne fazla, ne eksik.
Kararında.
Eskiler boşuna dememiş:
“Tuz akılla atılır.”
Ne tuzu düşman ilan edelim,
ne de her söylenene inanıp sofradan kovalayalım.
Doğru zamanda, doğru miktarda olursa
tuz da iyot da insanın dostudur.
Biz mutfakta sadece lezzetin değil,
hayatın dengesinin peşindeyiz.
Çünkü iyi yemek sadece karnı değil,
insanı da iyi eder.




